FIL Spotlight #10

FIL Spotlight #10
FIL Spotlight #10 July 13, 2026

FIL Spotlight #10

Her pazartesi, bir FIL Fellow’un perspektifi spotlight’ta. ✨

FIL Spotlight serimizde; inovasyon, liderlik, girişimcilik, teknoloji ve dönüşüm odağındaki gerçek deneyimleri, fikirleri ve bakış açılarını doğrudan Fellowlarımızdan okuyoruz.

Spotlight'ın onuncu sayısında konuğumuz 2025 dönemi Fellowlarından Duygu Kayaalp An. Keyifli okumalar!

Selam!

Ben Duygu. Uzun yıllar otomotiv alanında proje yöneticiliği yapıp, bir yandan da girişimcilik ve inovasyon dünyasını takip ederken, yaklaşık 2,5 yıl önce yolu Fark Labs ile kesişen; biraz kurumsal, biraz girişimcilik, biraz otomotiv, biraz da mobilite teknolojileri derken kendini EIT Urban Mobility Türkiye ekibinin koordinatörü olarak bulan ve bu yolculuktan gerçekten büyük keyif alan bir FIL Fellow'uyum.

Ama sevgili okuyucu, bugün sana kurumsal hayattan girişimcilik dünyasına nasıl geçtiğimden, oradaki gözlemlerimden ya da tecrübelerimden bahsetmeyeceğim.

Bugün biraz yaşadığım bir sağlık sorunundan, biraz doğru zamanda karşıma çıkan bir kitaptan öğrendiklerimden, biraz da hayatıma giren insanlar ve toplulukların gücünden bahsedeceğim.

Hayattaki tatlı tesadüflere ve kitapların da insanlar gibi doğru zamanı beklediğine çok inanırım. Bazı kitapları alırsınız; aylarca, belki yıllarca kitaplığınızda bekler. Sonra bir gün, hiçbir plan yapmadan elinize alırsınız ve sanki tam da o an okunmak için sizi bekliyormuş gibi gelir.

Johann Hari'nin Kaybolan Bağlar kitabı benim için tam olarak böyleydi.

Aslında hikâye Nisan ayına dayanıyor.

Fizyolojik hiçbir sebep ya da aile geçmişi yokken, strese bağlı bir kalp krizi geçirdim. Genç yaşta böyle bir deneyim yaşamak ister istemez insanı durduruyor. Koşarken bir anda sert bir fren yapıyor ve hızla giderken görmediklerinizi yavaşlayınca görmeye başlıyorsunuz.

Evde dinlendiğim o dönemde raftan bana göz kırpan kitap da Kaybolan Bağlar oldu.

Kitabı bitirdiğimde fark ettim ki beni en çok etkileyen şey; içinde paylaşılan araştırmalar ya da depresyona bambaşka bir açıdan yaklaşması değildi. Beni düşündüren şey, hayatın içinde bazen farkında olarak bazen de hiç fark etmeden kaybetmeye başladığımız bağlardı.

Belki de bu yüzden kitap bende bu kadar iz bıraktı.

Çünkü dönüp son birkaç aya baktığımda, yaşadığım olaylardan çok, o olaylar sırasında kimlerle, nelerle ve nasıl bağ kurduğumun beni ayakta tuttuğunu fark ettim.

Kitapta anlatılan dokuz farklı bağın her biri üzerine uzun uzun konuşulabilir. Ama ben bugün bana en çok dokunan birkaç tanesini paylaşmak istiyorum.

İlki, bir topluluğa ait olmak.

Hayat bazen çözülemeyecek kadar büyük hissettiren sorunlar çıkarıyor karşımıza. Ama o sorunları tek başına taşımak zorunda olmadığını hissettiren insanlar varsa, yük gerçekten hafifliyor.

Kitapta buna dair harika bir hikaye karşımıza çıkıyor. Kamboçyalı çiftçilerden biri bir gün savaştan kalma bir mayına basıp bacağını kaybediyor. Protez bacakla çiftçiliğe, hem de o kaybı yaşadığı yerde devam etmeye çalışmak çiftçiye o kadar ağır geliyor ki, çiftçi ağır bir depresyona giriyor. Kendisinin durumuna kayıtsız kalamayan köy halkı öncelikle onun yanında oluyor, onu dinliyor, deneyimlediği acının anlamlı olduğunu ona derinden hissettiriyor ve ona bir inek hediye ediyor. İnek mi? O da ne alaka dediğinizi duyar gibiyim ancak böylelikle çiftçi o tarlaya gitmek yerine sütçülük yapmaya ve başlıyor ve bir süre sonra kendisini çok daha iyi hissediyor. Hari'nin söylediği şu fikir çok uzun süre aklımda kaldı: Bazen bir insanın ilacı bir hap değil, bir amaç, bir topluluk, bir kabile olabilir. O topluluk ona, sen bir sorun yaşadığında biz bunu beraber atlatacağız demiş olabilir.

İşte benim için de o topluluk en başından beri ne zaman neden diye sorulsa hiç düşünmeden “çünkü toplulukların dönüştürücü gücüne çok inanıyorum” diye cevap verdiğim Future Innovation Leaders oldu. Geçirdiğim o zor dönemde aldığım mesajların, ince düşünülmüş hediyelerin, bir sıkıntın olursa buradayım yazan insanların olduğunu, ben o dönem orada tam anlamıyla var olamasam da onların benim için her zaman orada olduğunu bilmek iyileşme yolcuğumda bana müthiş bir güç verdi.

İkincisi, anlamlı değerlerden kopmak.

Kitapta Hari’nin hem çok hoşuma giden hem de uzun süre üzerinde düşünmeme sebep olan harika bir benzetmesi var; “Materyalizm ruhun KFC’dir.” Yani fast food bedenimizi nasıl zehirliyorsa, sığ ve boş değerler de insanın ruhunu zehirliyor diyor. Peki nedir bu sığ değerler? Para, araba, statü veya sürekli bir şeylere sahip olma hırsı. Hepimiz, bu çılgın tüketim çağında özellikle sosyal medyada filtreli ve mükemmel hayatlara o kadar çok maruz kalıyoruz ki, onu da alırsam, bunu da yaparsam kesin mutlu olacağım tuzağına düşüyoruz ve de çok büyük yanılıyoruz. Peki bunların yerine şu soruya bir cevap arasak, hayatımızın çoğunu bize gerçekten anlam ve amaç veren anları takip etmeye adasak acaba hayatımız nasıl evrilebilirdi? Vaktimizi gerçekten değerli olan insanlar, durumlar için harcasak mutluluk seviyemiz nelere çıkabilirdi?

Sizce de size sadece bunu alırsan, bu markayı giyersen, bu statüde olursan değerlisin diye dayatan bir dünyaya karşı kendi değerinin ve değerlerinin farkında olmak minik ama çok kıymetli bir baş kaldırış değil mi?

Üçüncüsü, doğadan uzaklaşmak.

Daha önce hiç Biyofili kavramını duydunuz mu?

Bu, insanın doğaya, bitkilere, hayvanlara ve genel olarak yaşama duyduğu içgüdüsel ve genetik yakınlık hisse verilen isim. Ve aslında pek çoğumuzun evlerinde kedi köpek beslemesinin, saksıda yetiştirdiği bir bitkinin çiçek açmasına veya bir fidenin meyve vermesine duyduğu o mucizevi hissin arkasında yatan şey tam olarak bu. Büyük şehirlere, beton binalara hapsolmuş bizler aslında tüm benliğimizle doğayı özlüyoruz. Bir deniz manzarasına dalıp giderken, ağaçların arasında yürürken, pembe bulutları veya pıtır pıtır yağan yağmuru izlerken hangimiz huşu bulmuyoruz ki? Çünkü bu anlarda doğa bize usulca fısıldıyor; sen aslında senden çok daha büyük bir şeyin parçasının.

Bu yüzden doğada vakit geçirmek belki de bir insanın kendine verebileceği en güzel hediye. Bu bir lüks de değil üstelik, hepimizin en büyük ihtiyaçlarından biri.

Bir başka çok sevdiğim bir kitap olan Ağaçların Gizemli Yaşam’ında şu cümle geçer; “Ormanlar, birbirlerinin acılarına ortak olan, besinlerini paylaşarak zayıf olanları ayakta tutan sosyal topluluklardır.”

Yani aslında doğa, toplulukların dönüştürücü ve iyileştirici gücünü zaten biliyor ve bunu bize cömertçe sunuyor. Ne kadar mucizevi değil mi?

Yazının başında sana biraz bir kitaptan, biraz bir sağlık sorunundan, biraz da hayatıma giren insanlar ve topluluklardan bahsedeceğimi söylemiştim.

Şimdi dönüp baktığımda aslında hepsi aynı yere çıkıyor.

Bağ kurmaya.

Kendimizle. İnsanlarla. Doğayla.

Ve bizi biz yapan değerlerle.

Belki de Johann Hari'nin anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak buydu.

Modern dünyanın en büyük problemi yalnızlık değil; bağlarımızı yavaş yavaş kaybediyor olmamız.

Ama güzel olan şu ki; bağ kurmak yeniden öğrenilebiliyor.

Dertleri aynı olan insanlar bir araya geldiğinde müthiş şeyler yapabiliyor, harika topluluklar oluşturabiliyor ve kendi ormanını büyütebiliyor.

Benim için bu süreç, başta Future Innovation Leaders olmak üzere parçası olduğum topluluklara bir kez daha başka bir gözle bakmamı sağladı.

Toplulukların dönüştürücü gücüne hep inanıyordum.

Şimdi ise bunun nasıl hissettirdiğini biliyorum.

Sevgilerimle,

Soru, öneri veya işbirliği için bize ulaşın.