Her pazartesi, bir FIL Fellow’un perspektifi Spotlight’ta. ✨
FIL Spotlight serimizde; inovasyon, liderlik, girişimcilik, teknoloji ve dönüşüm odağındaki gerçek deneyimleri, fikirleri ve bakış açılarını doğrudan Fellowlarımızdan okuyoruz.
Spotlight'ın on dördüncü sayısında konuğumuz 2025 dönemi Fellowlarından Oğuzhan Akarslan, PhD. Keyifli okumalar!
Merhaba, ben Oğuzhan Akarslan. 2025 yılından bu yana Future Innovation Leaders ailesinin bir üyesiyim. Şu anda Garanti BBVA ’da Dijital İş ve Ürün Geliştirme alanında çalışıyorum. 10 yıllık iş hayatım boyunca deneyim tasarımı, ürün yönetimi, iş geliştirme, teknolojik dönüşüm ve yönetim danışmanlığı alanlarında uzmanlık kazandım. TÜYAFED Yazılımcılar Federasyonu çatısı altında Finans Komitesi Başkanlığı görevinin yanı sıra, AIPA’da FinTek komisyonu üyesi olarak finans ekosisteminin gelişimine katkı sağlamaya devam ediyorum.
Bir süredir üzerine düşündüğüm bir konu var. Bileğimizde akıllı saatler, cebimizde yapay zekâ uygulamaları ve konuşmalarımızın arasında algoritmalar yer aldıktan sonra "insan olmak" hâlâ eskisi gibi bir şey mi ifade ediyor?
Belki de hepimiz, farkında olmadan "son organik insan" olma yolunda ilerliyoruz ve teknolojiyle iç içe geçmiş ama henüz tam olarak tanımlayamadığımız bir dönüşümün içindeyiz. Çevremdeki hemen herkes bir yandan yapay zekâ araçlarını gündelik hayatına dahil ediyor, bir yandan da bunun bizi nereye götüreceğinden endişe duyuyor. Ben de bu soruyu biraz daha derinlemesine düşünmek istedim ve beden, bilinç, iletişim ve ilişkiler açısından bu dijital yolda nereye doğru gittiğimize dair topladığım gözlemleri bir araya getirdim. Umarım siz değerli okuyucular için keyifli bir yazı olur.
Genetik mühendislik, nöroteknoloji ve biyosensörler sayesinde beden artık sadece biyolojik bir şey değil; ölçülebilen, analiz edilen, hatta yeniden programlanabilen bir yapıya dönüşüyor. Akıllı saatler nabzımızı, stresimizi, uykumuzu takip ediyor; beyin-bilgisayar arayüzleri düşünceleri doğrudan dijital sistemlere aktarabiliyor. Kulağa uzak gelebilir ama artık değil aslında.
Pew Research Center'ın 2021 yılı sonunda ABD'de 10.000’den fazla yetişkinle yaptığı araştırma dikkat çekici bir içgörü veriyor. Katılımcıların %78'i bilgi işleme hızını artıracak bir beyin çipi kendilerine sunulsa bile bunu istemeyeceğini söylüyor, %56'sı ise böyle bir teknolojinin toplum için "kötü bir fikir" olacağını düşünüyor. Bu tedirginliğin altında yatan şey aslında çok basit; "ben" dediğimiz şeyin sınırları bulanıklaşıyor. Hafıza, duygu, sezgi gibi bize özgü sandığımız şeyler bile artık algoritmik bir çerçevede değerlendirilebiliyor.
Bu teknolojiler sağlık ve eğitimde muazzam faydalar sağlıyor, bunu inkâr etmek mümkün değil ama beraberinde ciddi sorular da getiriyor. Bu teknolojilere kim erişebilecek? Sadece belli bir kesim mi bu "yükseltmelerden" faydalanacak? Öyle olursa, tamamen yeni bir eşitsizlik türüyle, bir nevi "nöroelitizm" ile karşı karşıya kalabiliriz.
Belki de en çok fark edilmeyen dönüşüm, günlük iletişimimizde yaşanıyor. Gmail'in "akıllı yanıt" önerilerini kullandığınızda, yazdığınız mesajları daha sıcak, daha olumlu bulduğunuz oldu mu hiç? Peki karşı taraf nasıl düşünüyor sizce bu konuda? İlginç olan şu ki; mesajın bir kısmının yapay zekâ tarafından yazıldığı fark edildiğinde, size olan güven azalabiliyor. Yani teknoloji bizi daha "iyi" gösterebiliyor ama aynı zamanda ilişkiyi biraz yapaylaştırıyor.
Bir de emojiler, GIF'ler var. Pratikler, hızlılar ama bir bakışın, bir ses tonunun taşıdığı nüansı taşımıyorlar. Yüz yüze iletişimde doğal olarak var olan o küçük ipuçları -göz teması, tonlama, beden dili- dijital ortamda genelde eksik kalıyor. Bu da yanlış anlaşılmaları, hatta "online disinhibition effect" denen bir olguyu tetikliyor. İnsanlar ekran arkasında, yüz yüze asla söylemeyecekleri şeyleri rahatça yazabiliyor.
İşin bir de yapay zekâyla kurduğumuz iletişim boyutu var. Artık milyonlarca insan ChatGPT gibi sistemlerle konuşuyor, pek çok kişi de sohbet botlarını yargılanmadan konuşabilecekleri bir "dijital arkadaş" olarak görüyor. Bu bağlar bazen gerçekten anlamlı hissettiriyor ama uzun vadede insan ilişkilerinden uzaklaşmaya da yol açabiliyor. Rahatlık geçici, ihtiyaç kalıcı olabiliyor.
Bir şey daha var ki üzerinde pek durulmuyor, o da konuşma biçimimiz. Çevrim içi platformlarda artık daha kısa, daha hızlı, daha görsel bir dil hâkim. Uzun uzun açıklama yapmak yerine tek bir emojiyle bir duyguyu aktarabiliyoruz. Yapay zekâ destekli çeviri sistemleri sayesinde farklı dilleri konuşan insanlar neredeyse eş zamanlı iletişim kurabiliyor.
Madalyonun öbür yüzü de var. Büyük dil modelleri artık şiirden makaleye kadar her şeyi üretebiliyor; bu da "bunu gerçekten bir insan mı yazdı?" sorusunu gündelik hayatımıza sokuyor. Ayrıca hepimiz fark etmeden, algoritmaların beğendiği bir dile doğru kayıyoruz. Daha kısa cümleler, daha kalıplaşmış ifadeler, daha "sistem dostu" bir anlatım. Oysa dil sadece bilgi aktarmıyor; kültürü, mizahı, ironiyi de taşıyor. Bu incelikler algoritmalar için genelde anlaşılmaz kalıyor ve bu yüzden bazen metinler "ruhunu" kaybediyor.
İşte tam burada garip bir paradoksla karşılaşıyoruz: Hiç bu kadar "bağlı" olmamıştık ama yalnızlık hissi de hiç bu kadar yaygın değildi. Günde iki saatten fazla sosyal medya kullananlarda yalnızlık hissi daha fazla diyebilir miyiz? Hepimiz bunu bir sorgulayalım. Herkesin en parlak anlarını gördüğümüz bir akışta, kendi hayatımıza yeni anlamlar entegre etmeye çalışarak işimizi zorlaştırıyor olabilir miyiz?
ABD Surgeon General'ın 2023 raporu da bunu doğruluyor. Teknoloji sosyal bağları hem güçlendirebilir, hem zayıflatabilir. Bu tamamen nasıl kullanıldığına bağlı. Mahalle, okul ve aile gibi geleneksel topluluk yapıları yerini giderek dijital ilgi gruplarına bırakıyor. Bu gruplar bir yandan aidiyet hissi verirken, öte yandan aynı görüşteki insanlarla çevrili bir "yankı odasına" dönüşme riski taşıyor.
Gelecekte belki de en çok tartışılacak konulardan biri empatinin kendisi. Bazı uzmanlar ekran üzerinden kurulan iletişimin arttığı bir dünyada empati becerimizin körelebileceğini söylüyor ama tam tersi de mümkün. Dijital ortamlara özgü yeni bir duygusal zekâ geliştirebiliriz. Nitekim bazı deneyler, insanların insansı robotlara karşı bile gerçek duygusal tepkiler geliştirebildiğini gösteriyor. Bir robotun "acı çektiği" izlenimi verilen sahnelerde izleyicilerin beyninde empatiyle ilişkili bölgeler aktifleşiyor. Sanal gerçeklik projeleri de benzer şekilde, örneğin bir mülteci kampında yaşamayı birebir hissettirerek empatiyi soyut bir kavram olmaktan çıkarıp gerçek bir deneyime dönüştürüyor. Yani empati kaybolmuyor, sadece yeni biçimler alıyor, belki de yakında "empati kurmak" dediğimizde sadece insanları değil, dijital varlıkları da kastedeceğiz.
Bu değişim iş hayatında da kendini gösteriyor. Uzaktan çalışan ekipler artık birbirini hiç yüz yüze görmeden aylarca birlikte proje yürütebiliyor. Güven ve ekip ruhu, ortak bir ofis yerine ekran paylaşımları ve mesajlaşma kanalları üzerinden inşa ediliyor. Bazı şirketler, yeni çalışanların birbirini "tanıması" için sanal gerçeklik ortamlarında buluşmalar bile düzenliyor. İlginç olan şu ki; hiç tanışmadığı bir iş arkadaşına derin bir güven duyabilen insan sayısı hiç az değil. Demek ki yakınlık kurmak için artık aynı fiziksel mekânı paylaşmak zorunlu değil, sadece yeni bir alışma sürecine ihtiyacımız var.
Bütün bunları okuyunca distopik bir tablo çiziyormuşum gibi hissedebilirsiniz ama asıl mesele bu değil. Teknoloji kötü değil; nötr. Bizi kolaylaştırıyor, hızlandırıyor, birbirimize bağlıyor. Sorun, onu nasıl kullandığımızda başlıyor.
Hangi teknolojiyi ne kadar hayatımıza sokacağımıza, hangi anlarda ekranı bırakıp gerçekten "orada" olacağımıza biz karar veriyoruz. Empati, sabır, dürüstlük gibi değerler algoritmaların içinde değil, bizim bilinçli tercihlerimizde yaşıyor.
Bunu bir yasak listesi ya da "ekranlardan uzak durun" çağrısı olarak okumayın lütfen. Mesele teknolojiden kaçmak değil, onunla kurduğumuz ilişkinin farkında olmak. Hangi anlarda bir sohbet botunun bize gerçekten yardımcı olduğunu, hangi anlarda ise bir insanla konuşmanın yerini aldığını ayırt edebilmek gerekiyor.
Son organik insanın dijital yolculuğu bence bir bitiş değil, insan olmanın yeniden tanımlandığı bir geçiş dönemi. Nereye varacağımız, teknolojinin elimizden alacaklarından çok, bizim onu nasıl kullanmayı seçtiğimizle belirlenecek.
Teknoloji bizi ne kadar akıllı yaparsa yapsın, asıl mesele her zaman ne kadar “insan” kalabildiğimiz olacak…