Her pazartesi, bir FIL Fellow’un perspektifi spotlight’ta. ✨
FIL Spotlight serimizde; inovasyon, liderlik, girişimcilik, teknoloji ve dönüşüm odağındaki gerçek deneyimleri, fikirleri ve bakış açılarını doğrudan Fellowlarımızdan dinleyeceğiz.
Spotlight'ın yedinci sayısında konuğumuz Kurucularımızdan Aykut Hocaoglu. Keyifli okumalar!
Selamlar! Ben, Future Innovation Leaders’ın ve Odi sosyal girişiminin kurucularından Aykut. Bu yazıda sizlere, bir sosyal girişimin kuruluş ve büyüme sürecinde yaşanabilecek zorlukları, gelgitleri, bitmek bilmeyen sorgulamaları ve uyku kaçıran çelişkileri bizzat kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden yola çıkarak aktaracağım.
Sosyal girişimcilik ve sivil toplumculuk, insanlığın topluluk olarak yaşamaya başladığı ilk zamanlardan beri sorunların çözülmesinde çok önemli bir rol üstlenmiştir. Günümüzde çığ gibi büyüyen toplumsal problemler ise sosyal girişimciliği belki de hiç olmadığı kadar kritik bir noktaya taşıdı. Ekonomik zorluklar, çevre felaketleri, sosyal adaletsizlikler, fırsat eşitsizlikleri ve zorunlu göçler gibi devasa meselelerin çözümünde sosyal girişimcilik önemli bir kaldıraç ve hatta her ne kadar geri planda kalsa da ülkeler için çok kritik birer kalkınma aracıdır.
Aynı zamanda girişimcilik dünyasında teknolojinin ve teknoloji üreten girişimlerin baskınlığı arttıkça, bu durumun beraberinde getirdiği bireysel/toplumsal sorunlar ve yeni ihtiyaçlar, sosyal girişimcilik için yepyeni fırsat kapıları aralıyor. Ancak bu kavramın yalnızca toplumsal fayda üretmekten ibaret olmadığını yaşayarak görüyorum. Zaman içinde sosyal girişimcilik üzerine okudukça, farklı girişimleri gözlemledikçe ve kendi yaşadıklarımdan süzdükçe fark ettim ki bir sosyal girişimin, teknoloji tabanlı girişimlerden çok daha farklı ve çelişkili zorlukları var.
Gelin, bu süreçte karşımıza çıkan o “beyin yakan” çelişkilere ve zorluklara birlikte bakalım:
Sosyal girişimcilik denince akla genellikle toplumsal sorunlara çözüm üreten, etki yaratan ve insan hayatına dokunan projeler geliyor. Bir toplumsal probleme çözüm üretme arzusu, gerçekten çok güçlü bir motivasyon kaynağıdır. Ancak iyi niyet güzel bir başlangıç noktası olsa da tek başına bir iş modeli yaratmak için yeterli değildir. Kalıcı ve uzun vadeli bir etki yaratmak için iyi niyetin yanında sürdürülebilir bir modele de ihtiyaç duyuyoruz.
Bugün birçok sosyal girişim; eğitimde fırsat eşitsizliğini azaltmak, çevresel sorunlara çözüm üretmek veya dezavantajlı grupları güçlendirmek gibi çok değerli misyonlarla yola çıkıyor. Ne var ki bu girişimlerin önemli bir kısmı, yarattıkları etki kadar gelir modeli üzerine düşünmedikleri için uzun vadede ölçeklenmekte ve hayatta kalmakta zorlanıyor. Bu durum bana şu temel gerçeği hatırlatıyor: Etki yaratmak ile o etkiyi sürdürebilmek, tamamen farklı iki refleks ve beceri gerektiriyor.
Teknoloji tabanlı geleneksel girişimcilikte başarı; çoğunlukla büyüme, gelir veya pazar payı gibi net metriklerle ölçülür. Sosyal girişimcilikte ise başarı tanımı çok daha karmaşıktır. Bir yandan finansal sürdürülebilirliği sağlamaya çalışırken diğer yandan sosyal misyondan uzaklaşmamak gerekir. Asıl büyük denge ve çelişkiler tam olarak burada başlar. Bence bu alanın en ilginç ve zorlu tarafı da bu ikili yapısıdır. Çünkü sosyal girişimciler yalnızca bir ürün veya hizmet geliştirmezler; aynı zamanda ekonomik değer ile sosyal değerin bir arada, uyum içinde var olabileceğini ispat etmeye çalışırlar.
Sosyal girişimlerin, bağış odaklı geleneksel yapılardan nasıl ayrıştığını iyi analiz etmek gerekiyor. Bağışlar ve hibeler, birçok girişimin ilk adımlarını atmasını veya can suyu bulmasını sağlayabilir. Fakat kalıcı değişim yaratabilen yapılar, çoğunlukla kendi değer önerisini ekonomik olarak da destekleyebilen, yani kendi ayakları üzerinde durabilen yapılardır. Bu nedenle sosyal girişimcilik, sadece “yardım etmekten” ziyade, değer üretmenin ve fayda sağlamanın farklı bir iş modeli olarak görülmelidir. İlk maddede bahsettiğim tekrarlanabilir ve ölçeklenebilir bir gelir modeli yaratma ihtiyacı, bu başlıkla doğrudan göbekten bağlıdır.
Bir sosyal girişimcinin psikolojik olarak göğüslemek zorunda kaldığı en büyük zorluklardan biri de yetersizlik duygusudur. Çünkü tespit ettiğiniz ve çözmeye çalıştığınız sorunlar, insanların her an bizzat maruz kaldığı gerçek hayat zorluklarıdır. Attığınız her adımda bir insanın hayatına dokunabilmek, orada pozitif bir dönüşüm yaratmak muazzam bir mutluluk verir. Ancak bu mutluluk, hemen arkasından “Hep daha fazlasını yapmalıyım, daha çok insana ulaşmalıyım” baskısını ve sesini de beraberinde getirir. Bu his bir süre sonra yaptığınız işle gurur duymayı sıradanlaştırıp arka plana itmenize ve kendinizi hep daha fazlası için çabalamaya mecburmuş gibi hissetmenize neden olur.
Örneğin; biz Odi’de 15 ay gibi kısa bir sürede üniversite öğrencilerine 100.000 öğünden fazla yemek ulaştırdık. Bu sayede öğrencilerin cebinde doğrudan 32 milyon TL’yi aşan bir tasarruf sağladık. Yeni kurulmuş bir girişim için bu gerçekten çok yüksek ve gurur verici bir etki. Gelgelelim, Odi’ye kayıtlı 25 bin öğrenci varken, Türkiye genelinde toplam 7 milyon üniversite öğrencisi olduğunu bilmek ve yemeğin ne kadar temel, her gün tekrarlanan bir ihtiyaç olduğunu düşünmek insanı sarsıyor. O an yarattığınız etkinin büyüklüğüne sevinmek yerine, toplam büyük resmin içinde aslında ne kadar küçük bir noktaya dokunabildiğinizi düşünmeye başlıyorsunuz. İşte bu ince çizgi, sosyal girişimcileri mental olarak en çok zorlayan alanlardan biridir.
Pek çok sosyal sorun, tek bir sihirli dokunuşla veya tekil bir müdahaleyle çözülemeyecek kadar karmaşık yapılara sahiptir. Eğitim, çevre, sağlık veya fırsat eşitliği gibi alanlarda fark yaratan başarılı girişimlere baktığımızda, onların yalnızca anlık bir probleme pansuman yapmadığını görürüz. Bu girişimler, mevcut sistemlerin nasıl daha iyi çalışabileceğini yeniden düşünür ve sistemi kökten dönüştürücü birer unsur olarak hayatımızın birer parçası haline gelirler. Anlık ve tekil iyi niyet adımlarından, kalıcı ve sistemli yapılara dönüşebilmek, sanıldığından çok daha büyük bir çaba ve zorluk barındırır.
Son yıllarda etki yatırımcılığı, ESG ve sürdürülebilirlik gündeminin yükselişiyle birlikte bu alan çok daha görünür hale geldi. Ancak görünürlük arttıkça beklentiler de katlandı. Artık yalnızca “iyi bir amaca sahip olmak” kimseye yeterli gelmiyor. Sosyal girişimlerden artık net bir şekilde ölçülebilir bir etki, ölçeklenebilir bir model ve uzun vadeli bir sürdürülebilirlik bekleniyor.
Burada sormamız gereken temel soru belki de şudur: Bir problemi anlık olarak çözmek için mi çalışıyoruz, yoksa o çözümün yıllar sonra da kendi kendine var olmasını sağlayacak köklü bir sistem mi inşa ediyoruz? İşte kalıcı etki, yalnızca iyi fikirlerden değil; iyi tasarlanmış bu sürdürülebilir modellerden doğuyor.
Sosyal girişimcilikte başarı kavramı geleneksel kalıpların dışına çıkıyor. Geleneksel girişimcilikte başarı genellikle büyüme hızına, ciroya veya alınan yatırıma göre değerlendirilir. Sosyal girişimcilikte ise tablo bambaşkadır. Burada önemli olan yalnızca ne kadar büyüdüğünüz değil; büyürken nasıl bir etki yarattığınız ve yola çıktığınız o temel problemi çözmeye ne kadar sadık kaldığınızdır. Sosyal girişimciliği diğerlerinden ayıran asıl soru yalnızca “Ne inşa ediyoruz?” değil, “Neden inşa ediyoruz?” sorusudur.
Tam da bu noktada, yaratılan etkiyi nasıl ölçeceğimiz meselesi devreye giriyor. Bir girişimin kaç kişiye ulaştığını rakamlarla söylemek nispeten kolaydır. Ancak o insanların hayatında gerçekten neyi, ne kadar değiştirdiğini ortaya koymak çok daha zordur. Sosyal girişimcilik ekosistemi büyüdükçe, etkiyi yalnızca hikayelerle anlatmak yetmiyor; onu anlamlandırmak ve ölçebilmek de giderek kritik bir hal alıyor. Üstelik buradaki ölçüm her zaman finansal göstergelerle de yapılamıyor. Gerek kullanıcıların gerek yatırımcıların gerekse iş birliği yapmak istediğiniz kurumların ilk baktıkları yer tam olarak burasıdır: Yaratılan etkiyi ve dönüşümü somut, anlamlı bir şekilde ifade edebilmek.
Hayatta her şeyin zıttıyla, tüm akımların kendi varlığına tezat oluşturan durumlarla birlikte var olduğuna inanırım. Bugün girişimcilik dünyasında teknoloji odaklı devasa girişimlerin kapladığı alanı düşününce, sosyal girişimciliğin bu ekosistem içinde ne kadar küçük bir alanda var olma mücadelesi verdiğini hepimiz görebiliyoruz.
Ancak en başta da belirttiğim gibi hem kronik toplumsal meseleler hem de yeni dönemde kapımızı çalacak sosyolojik ve çevresel problemler, etki odaklı sosyal girişimciliğin alanını kaçınılmaz olarak genişletecek. Gelecekte bu alanın çok daha büyük bir önem kazanacağını öngörmek zor değil. Fakat bu büyüme; etki ile sürdürülebilirliği birlikte düşünebilen, sistem odaklı yaklaşabilen ve başarıyı yalnızca finansal tablolarla sınırlamadan, gerçek dönüştürücü gücü ispat edebilen yeni nesil liderler ve bakış açılarıyla mümkün olacak.
Tüm bu zorluklarla her gün sürekli cebelleşen sosyal girişimcilere ve bu yola adım atmak isteyen tüm girişimci adaylarına son sözüm; Sait Faik’in hikayelerinden esinlenerek Zülfü Livaneli’nin o muhteşem sesiyle içimize işleyen Ada şiirindeki o ölümsüz dizeyle olsun.
Bu yol ne kadar zorlu ve bu çelişkiler ne kadar uyku kaçırıcı olursa olsun; “Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”